Kıymetli okurlarımız,
Ortadoğu yine tarihinin en kritik eşiklerinden birinden geçiyor. 28 Şubat’ta ABD’nin “Destansı Öfke Operasyonu” ve İsrail’in “Kükreyen Aslan Operasyonu” ile başlayan saldırılar, bölgeyi yeni bir savaşın içine sürükledi. Artık yaşananlar yalnızca diplomatik bir kriz ya da sınırlı askeri gerilim değil; bölgesel dengeleri kökten sarsabilecek ölçekte bir çatışma.
Bu savaşın sahnesinde üç ana aktör var: ABD, İsrail ve İran. Ancak sonuçları yalnızca bu üç ülkeyi ilgilendirmiyor. Enerji güvenliğinden küresel ittifaklara kadar uzanan geniş bir jeopolitik sarsıntı söz konusu.
Washington ve Tel Aviv’in resmi söylemi İran’ın nükleer programını durdurmak üzerine kurulu. Fakat sahadaki tablo, hedefin bundan çok daha büyük olduğunu gösteriyor. Amaç, Tahran’ın bölgesel etkisini kırmak ve İsrail merkezli yeni bir Ortadoğu güvenlik mimarisi kurmak.
Ne var ki savaşın üçüncü haftasına gelinirken planların beklenen sonucu vermediği görülüyor.
İran’ın Dirençli Devlet Yapısı
ABD ve İsrail savaşın ilk aşamasında İran’ın karar alma mekanizmasını felç etmeyi hedefledi. Bu çerçevede dini lider Ali Hamaney’i hedef alan saldırılar gerçekleştirildi. Ancak beklenen çöküş yaşanmadı.
Bunun temel nedeni İran devlet yapısının yalnızca bir lidere bağlı olmaması.
Son yıllarda kriz yönetimi, Yüksek Milli Güvenlik Konseyi içinde daha kurumsal bir çerçeveye oturtuldu. Liderlik boşluğu oluştuğunda devreye girecek mekanizmalar önceden hazırlanmıştı.
Bu nedenle İran’da dış saldırı beklenen iç çöküşü doğurmadı. Tam tersine, kısa vadede “milli kenetlenme” etkisi yarattı. Sokaklarda kaos değil, rejim etrafında bir konsolidasyon oluştu.
İran’ın binlerce yıllık devlet geleneği, güçlü merkezi yapısı ve ideolojik dokusu, dış müdahaleyle kolay dağılacak bir sistem olmadığını bir kez daha gösterdi.
Körfez’de Güvenlik Şoku
Savaşın en dikkat çekici etkilerinden biri ise Körfez ülkelerinde yaşanıyor.
İran’ın misillemeleri yalnızca İsrail’i hedef almakla sınırlı kalmadı. Katar’daki radar üssü, Bahreyn’deki ABD 5. Filosu ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki bazı askeri noktalar da saldırıların hedefi oldu.
Tahran bu saldırılar sırasında “Hedef siz değil, topraklarınızdaki ABD üsleri” mesajını vermeye çalıştı. Ancak bu durum Körfez ülkelerini daha da zor bir konuma soktu.
Çünkü ortaya çıkan tablo şu soruyu gündeme getirdi:
On yıllardır milyarlarca dolar harcanarak kurulan Amerikan güvenlik şemsiyesi gerçekten ne kadar güvenilir?
Bu soru, bölge başkentlerinde ciddi bir travma yaratmış durumda. Uzun vadede Körfez ülkelerinin daha bağımsız savunma politikalarına yönelmesi ve yeni bölgesel ittifak arayışları şaşırtıcı olmayacaktır.
Washington’un Zor Sınavı
Savaş yalnızca sahada değil, ABD iç siyasetinde de önemli sonuçlar doğuruyor.
Başkan Donald Trump yönetiminin, müzakereler sürerken saldırı kararı alması diplomasiye olan güveni ciddi biçimde sarstı. Bu durum sadece rakip ülkelerde değil, müttefikler arasında da “ABD ne kadar güvenilir?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
İç politikada ise tartışma daha da sert. Kongre onayı olmadan başlatılan operasyonlar anayasal bir kriz tartışmasını beraberinde getirdi.
Kamuoyu desteği de oldukça sınırlı.
New York’tan Los Angeles’a kadar birçok şehirde savaş karşıtı gösteriler düzenleniyor. Enflasyon ve ekonomik baskılarla mücadele eden Amerikan halkı yeni bir Ortadoğu savaşına sıcak bakmıyor.
Kasım ayında yapılacak ara seçimler, bu savaşın Trump yönetimi için ciddi bir siyasi risk haline gelebileceğini gösteriyor.
Kısa Savaş, Uzun Sonuçlar
Peki bu çatışma nereye evrilecek?
Şu an için en güçlü senaryo, savaşın yoğun hava saldırıları ve füze operasyonlarıyla sınırlı kalması. ABD’nin İran’a yönelik geniş çaplı bir kara harekâtı başlatması askeri ve siyasi maliyetler nedeniyle düşük ihtimal olarak görülüyor.
Bu nedenle birçok analist çatışmanın birkaç hafta içinde sınırlı şekilde sona erebileceğini düşünüyor.
Ancak savaş kısa sürse bile etkileri uzun olacak.
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması veya Yemen’deki Husiler ile Lübnan’daki Hizbullah gibi vekil güçlerin devreye girmesi halinde çatışma hızla bölgesel bir yangına dönüşebilir. Böyle bir senaryo küresel enerji piyasalarında ciddi bir kriz yaratabilir.
Yeni Bir Dünya Düzeninin Eşiği
Bugün yaşananlar yalnızca İran’ın nükleer tesislerinin bombalanması meselesi değildir.
Bu savaş, ABD’nin liderliğindeki tek kutuplu düzenin sorgulandığı, müttefiklik ilişkilerinin yeniden değerlendirildiği ve küresel güç dengelerinin değiştiği bir dönemin işareti olabilir.
Türkiye gibi bölgesel aktörler için bu tablo son derece hassas.
Ortadoğu’daki her sarsıntı doğrudan Türkiye’nin güvenliğini, ekonomisini ve diplomatik alanını etkiliyor.
Bu nedenle asıl mesele savaşın tarafı olmak değil, diplomasi kanallarını açık tutarak bölgesel yangının büyümesini engellemek.
Çünkü tarih bize bir gerçeği sürekli hatırlatıyor:
Savaşlar cephede kazanılabilir, ancak kalıcı barış yalnızca masada inşa edilir.














