Kıymetli Okurlarımız:
Ortadoğu’da uzun süredir süregelen çatışma ortamı ne yazık ki yeni bir boyuta evriliyor. Beklenen bir gelişmeydi belki ama bu kadar doğrudan ve bu kadar şiddetli olması, bölgenin hassas dengelerini bir kez daha yerle bir etti. İsrail'in, çeşitli ülkelerin hava sahalarını kullanarak komşu ülkemizin üzerinden İran’a yönelik operasyonlar gerçekleştirmesi, sadece askeri değil, siyasi anlamda da büyük soru işaretleri doğurdu.
İran’ın Genelkurmay Başkanı'nın ve ardından yerine atanan yeni komutanın hedef alınması, atom mühendislerinin ve Devrim Muhafızları'nın üst düzey isimlerinin açıkça vurulması, “Bu nasıl mümkün oluyor?” sorusunu beraberinde getiriyor. Bir devletin, kendisinden bu kadar uzak bir coğrafyada bu kadar etkili ve doğrudan operasyonlar düzenleyebilmesi, bölge ülkelerinin askeri kapasitesinden çok, siyasi boşluklarıyla açıklanabilir.
2001'deki Irak işgalinden bu yana süregelen istikrarsızlık, Suriye’deki iç savaşın ardından daha da derinleşti. Esad rejiminin devrilmesinden sonra kısa sürede kurulan yeni yönetimde, Türkiye ve Avrupa’da akademik çevrelerde bulunan bazı isimlerin yer alması dikkat çekiciydi. Ancak bu yeni hükümetin, kendi iç meseleleriyle boğuşurken çevresindeki çatışmalara karşı savunmasız kalması, ne yazık ki bölgeyi daha da kırılgan hale getirdi.
Suriye’nin güneyinde SDG, batısında ÖSO, kuzeyinde Dürziler ve Lübnan sınırındaki Alevi varlığı, yeni yönetimin çevresini adeta ateş çemberine çevirmiş durumda. Bu tabloya bir de İsrail’in Şam'a kadar uzanan hava saldırıları ve İran'ın büyük şehirlerine bomba yağdırması eklenince, bölgedeki denetimsizliğin boyutu ortaya çıkıyor. Üstelik bu saldırılar, Suriye ve Irak hava sahaları kullanılarak gerçekleşiyor. Bu da, iki ülkenin ne hava sahasında ne de siyasi kontrol alanında etkin olduğunu gözler önüne seriyor.
Bu çatışmanın boyutunun genişlemesiyle birlikte, sadece klasik hava saldırıları değil, balistik füze atışları, İHA’lar ve hatta ABD üslerinin hedef alınması gibi daha ciddi bir tablo ortaya çıktı. İran'ın farklı ülkelerdeki Amerikan üslerine düzenlediği saldırılar, bölgede doğrudan bir bloklar arası cepheleşmeye dönüştü. Bir yanda Çin-Rusya-İran üçgeni, diğer yanda İsrail-ABD ve Batı ittifakı artık açık bir şekilde karşı karşıya gelmiş durumda.
Bu noktada Türkiye’nin rolü ve konumu çok kritik. Kurecik ve İncirlik üslerinin varlığı, Türkiye’yi her zaman hedef ülkelerden biri haline getirebilirdi. Ancak Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın diplomatik girişimleri ve İslam İşbirliği Teşkilatı nezdinde İran’la kurulan temaslar, Türkiye’yi bu denklemde çatışmadan uzak tutan önemli faktörler arasında yer aldı.
İsrail’in bu saldırgan politikası daha ne kadar sürecek bilinmez; ama şu çok açık: Tel Aviv ve Hayfa gibi kentlerin vurulması, demir kubbenin aşılmaz olmadığını, "aslan" olarak görülen yapının aslında "kedi" kadar savunmasız kalabildiğini gösterdi. Herkesin sığınaklara koştuğu, liderlerin toplantılarını yer altı sığınaklarında yaptığı bir ortamda, bölgede barışın değil, korkunun hâkim olduğu ortada.
Son olarak, bu yazımı bir temenniyle bitirmek istiyorum:
Coğrafyamızın bu karmaşık ve kanlı denklemi ancak barış, iş birliği ve ortak akıl ile çözülebilir. Sınır komşularımızda yaşanan her istikrarsızlık bize de zarar veriyor. İslam coğrafyasının tek çatı altında, güçlendirilmiş bir ortak yapı ile birleşmesi, artık bir hayal değil, bir zaruret haline gelmiştir. Çünkü bu çatışmalar, ne özgürlük ne güvenlik için; doğrudan doğruya enerji, yeraltı kaynakları ve bölgesel hâkimiyet için yapılıyor. Bunu görmeli, buna göre pozisyon almalıyız.
Barışın hâkim olduğu, kanın değil aklın konuştuğu bir Ortadoğu umuduyla...














