Kıymetli Okurlarımız,
Hayat, bize umudu diri tutmak ile bir anda her şeyi kaybetme korkusu arasındaki o ince çizgide yürümeyi öğretir.
Bazı anlar vardır; insan bu çizginin bir ucunda durur, bazen de diğer ucunda…
İşte 6 Şubat, tam da böyle bir gündü. Hayali olanla, hayattan, hiçbir beklentisi kalmayanı aynı duyguda buluşturan bir gün.
İlkokuldan başlayarak eğitimin her kademesinde bulunan hemen herkes, bir deprem tatbikatı yapmıştır. “Deprem anında nasıl davranılır, neler yapılır?” Bunların hepsini, az çok öğrenmişizdir.
Ve, 6 Şubat...
Tüm bunların ötesinde bir gün. Depreme yabancı olmayan ve depremi çokça tecrübe etmiş bir coğrafyanın insanı olarak, bu konuda, az çok ne yapacağımı bildiğimi düşünürdüm. Ta ki o gün, bildiklerim, yerini teslimiyete bırakana kadar.
O an, kitap okumaya dalmışken, artık uyumak için yerimden kalktığım sırada başladı her şey… Kendimi ve ailemi korumaya çalıştım. Hayat üçgeni, tedbir vs.… Buraya kadar her şey, teoride anlatıldığı gibiydi.
Sonra zihnimi o umutsuz düşünce sardı: Bu, bitmeyecek.
Tedbirin, anlamını yitirdiği bir andı bu. Yaşanan, artık yalnızca bir deprem değildi; sanki her şey yok olmadan durmayacakmış gibi bir duygu, beni tamamen içine çekti.
Bir yandan, çocuk beklemenin, baba olmanın hayali… Bir yandan her şeyin, o an sona erebileceği düşüncesi… Çevreden gelen her çatırtı, bu hayattan kopuşun ayak sesleri gibiydi.
"O sarsıcı karanlıkta, tüm beşerî dayanaklar sustuğunda, içimde, sadece O Yüce Yaratıcı’nın yankısı kaldı. Sanki, varlık ile yokluk arasındaki o ince perde aralanmış, tüm dünya silinmiş ve ben, yalnızca O’nunla baş başa kalmıştım.
Tam o teslimiyetin ortasında, yere düşüp, 4.17’de takılı kalıp bir daha asla düzeltmediğim masa saatimin kırılma sesi, yeniden hayata dönüş gibiydi... Bu ses, beni ebediyetin kıyısından, hayatın sert gerçekliğine geri çağıran bir uyanıştı.
Şimdi, ne yapmalıydı?
Zaman durmuştu ama dünya hâlâ sarsılıyordu. 'Bitecek mi?' sorusu, durmak bilmeyen uğultunun içinde asılı kaldı. Bittiğinde ilk ne yapmam gerekiyordu?
Dışarı çıktığımda ise bizi sadece yıkım değil, yağmurla birleşip ruhu donduran keskin bir ayaz karşıladı. O soğuk, sadece tenimizi değil, geleceğimizi de üşütüyordu. Artık zihnimdeki tek dua, kalbimdeki tek titreme sevdiklerimdi: Annem, babam, tüm can bağlarım...Nasıllar, ne durumdalar…
Hikâyenin geri kalanı; bir ömre bedel o birkaç saatin içine sığan sonsuz bir endişe ve dilsiz bir bekleyişti."
Kalın sağlıcakla..














