Kıymetli Okurlarımız,
Koltuk, çoğu zaman yalnızca oturmak için üretilmiş basit bir eşya olarak gözükebilir. Ancak siyaset, kurumlar ve hatta apartman yönetimlerinde koltuk, çok daha derin bir anlam taşır. O, bir kimlik, bir güç sembolüdür ve zamanla vazgeçilmesi neredeyse imkansız bir tutkuyu yaratır. Koltuk sevdası dediğimiz şey, tam da burada başlar.
Bir göreve gelmenin iki yolu vardır: Hizmet etmek için gelmek ya da hükmetmek için. İlkinde, koltuk yalnızca bir araçtır; işlerin kolaylaşmasını sağlar, sorumluluğu hatırlatır. Ancak ikinci durumda koltuk, bir amaç hâline gelir; sahip olunduğu sürece her şey gölgelenir. Koltuğun kaybedilmesi, adeta bir kabus halini alır. Ne yazık ki, koltuk sevdalıları için zaman, performans ve toplumsal fayda gibi unsurlar ikinci planda kalır. Önemli olan, o koltuğun varlığıdır.
Koltuk sevdası genellikle “tecrübe” maskesiyle örtülür. "Ben gidersem bu iş yürümez", "Benden iyisi mi var?" gibi cümleler, her an kulağımıza çalınır. Oysa gerçek tecrübe, kendisinden sonrakilere yol göstermektir. Koltuğu bırakmamak ise, çoğu zaman güvensizliğin ve korkunun göstergesidir. Çünkü koltuk kaybolduğunda itibarın da gideceği endişesi taşıyanlar, aslında o itibarı hiç inşa edememiş olanlardır.
Bu sevda yalnızca büyük makamlarda görülmez. Küçük bir dernekte, bir okulda ya da apartman yönetimlerinde bile bu tutkuyu aynı şekilde görebiliriz. Seçim zamanları yaklaşınca gerilen ortamlar, kulisler, kırgınlıklar… Koltuk uğruna bozulan dostluklar, görmezden gelinen yanlışlar… Bir süre sonra koltuk, sahibini taşıyamaz hâle gelir; adeta bir esir alır.
En tehlikeli olan ise koltuk sevdasının normalleşmesidir. "O zaten bırakmaz", "Orası onun yeri" gibi cümleler, toplumda bu durumu kabullenmenin ifadesi olur. Bu noktada, değişim ihtimali de zayıflar. Halbuki hiçbir koltuk, kimseye tapulu değildir. Görevler süreli, sorumluluklar geçicidir; kalıcı olan yalnızca yapılan iştir.
Koltuk sevdası, eleştiriye tahammülsüzlüğü de beraberinde getirir. Eleştirenler “hain”, soru soranlar “nankör” ilan edilir. Koltuğu sallayan her söz, varoluşa yönelmiş bir tehdit gibi algılanır. Oysa sağlıklı yönetimler, eleştirilerle güçlenir; koltuklar değil, kurumlar ayakta kalır.
Ve belki de en önemli soruyu sormak gerekir: Koltuk mu bize hizmet ediyor, biz mi koltuğa? Eğer bir makam, insanı daha kapalı, kibirli ve uzak hâle getiriyorsa, orada bir sorun vardır. Güç, paylaşılmadıkça ağırlaşır; süre uzadıkça çürümeye başlar.
Gerçek liderlik, gerektiğinde koltuğu gönül rahatlığıyla bırakabilmektir. Ardında "iyi ki gelmiş" dedirtecek bir iz bırakmaktır. Koltuk sevdası ise, çoğu zaman ardında sessizlik, kırgınlıklar ve kaçırılmış fırsatlar bırakır.
Unutmayalım: Koltuklar kalıcı değildir. Ama o koltukta otururken yaptıklarımız, söylemediklerimiz ve görmezden geldiklerimiz hafızalarda uzun süre yer eder. Asıl mesele, koltuğu ne kadar süreyle doldurduğumuz değil, onu hangi hizmetlerle doldurduğumuzdur.
Ve işte size birkaç örnek:
TESK Başkanı: Bendevi Palandöken, 36 yıldır başkan.
TOBB Başkanı: Rıfat Hisarcıklıoğlu, 25 yıldır başkan.
TZOB Başkanı: Şemsi Bayraktar, 23 yıldır başkan.
HAK-İŞ Başkanı: Mahmut Aslan, 25 yıldır başkan.
MEMUR-SEN Başkanı: Ali Yalçın, 11 yıldır başkan.
TÜRK-İŞ Başkanı: Ergün Atalay, yine 11 yıldır başkan.
Liste daha uzayıp gider… Koltuk sevdası her zaman olduğu gibi, her seviyede karşımıza çıkar. Bu örnekler, geriye bakıldığında bir şeyin değişmesi gerektiğini gösteriyor mu, yoksa sadece "geleneğin devamı" mı? Yorumu sizlere bırakıyorum.














