Kıymetli Okurlarımız,
Toplum olarak eleştirmeyi seviyoruz. Neredeyse her konuda bir şikâyetimiz var. Televizyon programlarından sosyal medyaya, trafikten ekonomiye kadar her alanda yanlışları konuşuyoruz. Fakat nedense aynı yanlışların içinde bizim de payımız olup olmadığını sorgulamıyoruz. Çünkü en zor şeylerden biri aynaya bakmak.
Uzun yıllardır dilimize yerleşmiş bir cümle var: “Böyle gelmiş, böyle gider.” Belki de artık bu cümleyi değiştirme zamanı gelmiştir. Çünkü hiçbir toplum, aynı hataları tekrar ederek değişemez. Gerçek değişim, önce bireyin kendisini sorgulamasıyla başlar.
Bugün gündüz kuşağı programlarını eleştiriyoruz. “Toplumu bozuyor, insanları yozlaştırıyor” diyoruz. Ama reytingleri yükselten de yine biziz. Kumandayı elimizde tutarken farklı bir tercih yapmıyor, sonra dönüp ekranları suçluyoruz. Yani eleştirdiğimiz düzeni aslında kendi tercihlerimizle besliyoruz.
Aynı durum mafya dizileri için de geçerli. Şiddeti normalleştirdiğini söylüyor, gençlerin kötü etkilendiğini konuşuyoruz. Fakat en çok izlenen yapımlar yine onlar oluyor. Karakterleri eleştirirken onların sözlerini ezberliyor, sosyal medyada paylaşıyoruz. Demek ki mesele sadece rahatsız olmak değil; o kültürün bir parçası haline gelmek.
Çocukların teknoloji bağımlılığından yakınıyoruz. “Eskiden sokakta oynardık” diyoruz ama çocuk sustuğunda rahat eden yine biz oluyoruz. Elimize telefonu verip sonra ekran bağımlılığını eleştiriyoruz. Sorun yalnızca çocuklarda değil; onları yetiştirme biçimimizde.
Esnaf çırak bulamamaktan şikâyet ediyor. Gençlerin iş beğenmediğini söylüyoruz. Ama kendi çocuklarımız için hep masa başı işler hayal ediyoruz. Kimse çocuğunu bir meslek öğrenmeye yönlendirmek istemiyor. Sonra da “usta yetişmiyor” diye yakınıyoruz.
Torpilden şikâyet eden toplum, iş kendi çıkarına geldiğinde tanıdık aramaktan geri durmuyor. Adalet istiyoruz ama sıra bize gelince ayrıcalık bekliyoruz. İşte çelişkinin tam merkezinde de bu var.
Trafikte saygısızlıktan yakınıyoruz ama kuralları ihlal eden de yine biziz. Çevre kirliliğini eleştiriyoruz ama yere çöp atmaktan vazgeçmiyoruz. Ekonomiden şikâyet ederken israf alışkanlıklarımızı sorgulamıyoruz. Herkes değişsin istiyoruz ama kendimizi bunun dışında tutuyoruz.
Oysa toplumsal dönüşüm büyük söylemlerle değil, küçük davranışlarla başlar. Kumandayı farklı bir kanala çevirmekle, torpili reddetmekle, çocuğa doğru sınır koymakla, trafikte kurallara uymakla…
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
“Bu ülke neden değişmiyor?” yerine,
“Ben bu ülkenin değişmesi için ne yapıyorum?”
Çünkü aynaya bakmadan yapılan hiçbir eleştiri, gerçeğe tam anlamıyla dokunmaz. Değişim, başkasından beklenerek değil; önce insanın kendisinden başlayarak mümkün olur.
Yorumlar
Kalan Karakter: