İnsanın kendi içine yaptığı yolculuk, dünyanın en tenha ama en gürültülü seferidir. Çoğu zaman kalabalıklardan kaçtığımızı sanırız ama asıl kaçışımız, kendi ruhumuzun dehlizlerindekinedir. İşte yazı, tam bu noktada devreye giren; insanın kendine tuttuğu o en dürüst, en insafsız ama en şifalı aynadır. Bir insan ne zaman cesaretle o aynaya bakmaya, kendi karanlığıyla göz göze gelmeye başlarsa; işte o vakit kalemi eline almaya hak kazanır.
Unutmamalı ki, her insanın içi keşfedilmeyi bekleyen bir evdir. Kimi odaları kilitli, kimi pencereleri tozlu, kimi rafları ise unutulmuş anıların ağırlığıyla kamburlaşmış bir ev... Bir yazarın asıl görevi, o evin eşiğinden korkmadan içeri sızmak ve karanlıkta kalan her odaya bir mum alevi taşımaktır. Çünkü kendi iç dünyasına inmeye cesaret edemeyenin yazdıkları, rüzgârın önündeki bir yaprak gibi havada asılı kalmaya mahkûmdur; ancak kendi derinliğinden süzülen kelimeler, yeryüzünde silinmez bir iz bırakabilir.
Mehmet Âkif, insanın içindeki o kadim ışığı bulmaya çağıran gür sesiyle; “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz / Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!” derken, aslında sadece bir tarihi hatırlatmaz; insanın içindeki tarih bilincini ve köklerin sesini uyandırır. Yazı, insanın kendi yankısıyla konuşmasıdır. Yunus Emre’nin yüzyıllar öncesinden fısıldadığı “Bir ben vardır bende benden içeri” sözü, yazarın asıl menzilini belirler.
Bu yolculukta dışarıdaki bahar ile içerideki fırtına yan yanadır; Karacaoğlan’ın hüznüyle dış dünyayı selamlaması veya Namık Kemal’in vatanın bağrına dayanan hançere karşı attığı çığlık, aynı hakikat arayışının parçalarıdır. İçimizdeki karanlıkla mücadele etmeden hiçbir kelime ışığa kavuşmaz.
Yazmak, iç sesi duymak ve ona tercüman olmaktır. Yazar, hakikati kendi penceresinden dürüstçe anlatmakla mükelleftir. Cemil Meriç’in dediği gibi: “Hakikati aramak, kör bir kuyunun dibine ışık taşımaktır.” Bu arayış bazen sancılı ve karanlık yollardan geçer. Necip Fazıl’ın henüz hakikatin o büyük nuruna tam erişmediği, ruhunun kaldırımlarda teselli aradığı gençlik yıllarında dediği gibi: “Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında / Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum / Yolumun karanlığa saplanan noktasında / Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.”
İşte yazı, tam da o “karanlığa saplanan noktada” bekleyen hayali, yani hakikati bulma çabasıdır. Yazarın kalemi bir pusuladır; görevi incitmek değil, anlamaya ve anlatmaya çalışmaktır. Nitekim Yunus Emre, gönül kırmamanın ve samimiyetin her şeyin üzerinde olduğunu şu dizeleriyle haykırır:
“Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”
Bu evrensel çağrı, Tevfik Fikret’in “Bir ışık ol; karanlığa sövme” uyarısıyla aynı kapıda buluşur. Çünkü yazarın asli görevi karanlığı betimlemekle yetinmek değil, o karanlıkta sevgi ve hakikatle yol göstermek, bir kandil yakmaktır. İnsanın ömrü sınırlı olsa da kelimelerin kaderi ebedidir. Sezai Karakoç ise bu eyleme toplumsal bir diriliş misyonu yükler: “Söz medeniyettir; bir sözle başlar her diriliş.”
Bugün birçok genç, “Benim hayatımda yazacak bir şey yok” yanılgısına düşüyor. Oysa yazmak büyük olaylardan değil; küçük bir sızıdan, bir sustuğumuz yerden doğar. Montaigne’in dediği gibi; yazar olmak için yaşadığını anlaman yeterlidir. Okumak ise insanın kendine giden yoludur; kelime insanı dönüştürür ve eğitir.
Yazar, Necip Fazıl’ın dediği gibi tohumu saçar; toprağın nasıl davranacağını ise zaman belirler. Ama bilir ki kelime tohumdur; bir gün mutlaka bir yerde filiz verir. Yazma serüveni, en sonunda yazarın kendi varlığını, yaratılış gayesini ve mutlak hakikati idrak etmesiyle kemale erer. Üstadın otuz yıllık arayışının ardından, o büyük kapıya vardığında söylediği şu dizeler, aslında her yazarın ve her insanın varmak istediği o nihai limanı özetler:
“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum; Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum...”
Eğitimci-Yazar
Hasan YILDIZ














