Son yıllarda Şanlıurfa üzerine yapılan tanıtımlar, turizm faaliyetleri ve medya yansımaları bizlere bir gerçeği açıkça gösterdi ki: Biz, kendi hikâyemizi hâlâ kendimiz anlatamıyoruz. Peygamberler şehri, müziğin doğduğu coğrafya, Mezopotamya'nın kalbi, Harran’ın bilgelik dolu kubbeleri, Göbeklitepe’nin tarihin sıfır noktası oluşu... Tüm bunlar üzerine kurulan söylem; ne yazık ki artık tekrara düşmüş, yer yer sığlaşmış ve bölgenin ruhunu yansıtamaz hâle gelmiştir.
Tur otobüsleriyle gelip birkaç saat içinde Balıklıgöl'ü, Göbeklitepe’yi gezip ayrılan kalabalıkların ardından şehir sessizleşiyor. Oysa Urfa, gece yaşar. Dar sokaklarda yankılanan bir türküde, sıra gecesinin mırrasında, bir çocuğun elindeki isotta, yaşlı bir ninenin hikâyesinde asıl anlatı saklıdır. Fakat biz, bu hikâyeyi bir türlü doğru platformlarda anlatamadık. Şehrin diliyle barışık olmayan tanıtım filmleri, görseli bile eksik hazırlanan festivaller, temsiliyet sorunlarıyla örülü etkinlikler ve kısa vadeli kazanca endeksli turizm politikalarıyla kendi öz değerlerimizi çerçeveletip duvara astık. Baktık, geçtik. Şanlıurfa'nın turizm potansiyelinin sürdürülebilir olması, kültürel derinlikten beslenen bir vizyonla mümkündür. Bunun için:
Dijital Anlatım Devrimini harekete geçirmeliyiz. Göbeklitepe’yi, “taş yığını” olarak değil, “insanlığın ilk anlam arayışı” olarak anlatmalıyız. Belgeseller, VR deneyimler, dijital hikâyeleştirme projeleriyle küresel platformlara açılmalıyız. Pompeii’yi dünyaya tanıtan, onu anlatan belgeselcilerdi; sadece kazılar değil, anlatılar etkiliydi.
Turizm politikaları, şehri "satan" değil "anlatan" bir dile kavuşmalıdır. Yerel hikâyeler, menkıbeler, halkın belleği turizme entegre edilmelidir. Turizm, sadece mekân gezdirmek değil; bir kenti insanıyla, sesiyle, sözüyle tanıtmaktır. Yerel ozanlar, ressamlar, hikâye anlatıcıları sürecin bir parçası olmalıdır. Şehirde yaşayanlar merkeze alınmalı. Hikâyeyi yerli halk anlatmalı, turizm rehberliğinden festivallere kadar bu işin öznesi Şanlıurfalı olmalı. Balıklı Göl’de interaktif sesli rehberlerle Hz. İbrahim’in hikâyesi anlatılmalı.
Şanlıurfa, "çok eski bir şehir" değil; insanlığın doğduğu, duaların yükseldiği, menkıbelerin gezdiği bir yerdir. Turistik metinlerde bu derinlik yansıtılmalıdır. Ticarî kaygılar değil, kültürel emek öncelikli olmalıdır. Kâr odaklı tanıtımlar değil, şehrin ruhunu taşıyan belgeseller, şiirsel anlatılar, edebiyat temelli festivaller düzenlenmeli. Turiste müşteri değil, misafir gözüyle bakılmalı. Japonya’daki gibi içten hizmet anlayışı, samimi bir ağırlama benimsenmeli.
Eğitim ve bilinç çalışmaları yaygınlaştırılmalı. Özellikle genç kuşaklara şehrin tarihî ve kültürel mirası aktarılmalı. Çünkü mirasını tanımayan, koruyamaz. Yerel medyaya ve sanatçılara alan açılmalı. Tanıtımı dışarıdan gelen ajanslara bırakmak yerine, Urfa’nın içinden çıkan yazarlar, fotoğrafçılar, yönetmenler teşvik edilmelidir. Şehrin önemli mekânlarında tarihî olayların teatral canlandırmaları organize edilmeli her hafta bir etkinlik yapılmalı Büyükşehir Belediyesi Balıklı Göl’ün kıyısında kurulan küçük sahnede, gün batımına karşı oynanan bir canlandırma: 19. yüzyılın sonlarında Urfa çarşısında geçen bir gün. Baharat kokuları arasında tellalların sesleri yükselir. Bir yanda bakırcılar, diğer yanda derici esnafı, yaşlı bir meddah çocuklara Hz. İbrahim’in ateşe atılma kıssasını anlatır. Akşam olduğunda ise sahne sıra gecesine döner. Usta bir çiğköfte ustası ortaya gelir, yanındaki sıra gecesi ekibi "Urfalıyam Ezelden" türküsünü söyler. Seyirciler sadece izlemekle kalmaz, bu kadim şehrin ruhuna ortak olurlar. O anlar, sadece geçmişi değil, Urfa’nın bugününü de anlatır. Ya da meddahvari anlatımları yapılabilir. Bu hem ziyaretçiyi içine çeker, hem de yerel halkı sürece dâhil eder.
Şanlıurfa’yı bir “gezi noktası” olmaktan çıkarıp bir “yaşam deneyimi”ne dönüştürmek elimizde. Bunun için: Yerel yönetimler acilen kapsamlı bir turizm master planı hazırlamalı. Her Urfalı, şehrin gönüllü elçisi olmalı.
Unutulmamalıdır ki; turizm yalnızca görmek değil, duymaktır, hissetmektir. Ve Urfa gibi kadim bir şehir, bu hissi kelimelere dökebilecek nice evlâdına sahiptir. Yeter ki biz, kendi hikâyemizi başkalarının dilinden değil, kendi sesimizle anlatma cesaretini gösterelim. Eğer biz anlatmazsak, başkaları gelir kendi hikâyesini yazar. The Guardian, Göbeklitepe’ye “tarihin sıfır noktası” dedi. Peki, biz ne dedik?













